Bir sürelik.. böyle iyi..

Ah içimdeki mürekkepler artık çıkacak yol bulamayıp sonunda dilime döküldü sevgili okuyan. Ben yazan kişi, yazmayınca uzun süre, o dilim bir kara bir siyah bir ispirto ki sorma gitsin. Yanıma ateşinizle yaklaşmayınız, tehlikeli ve yanıcı maddeyim!

Yalnız, İstanbul sen beni nasıl yeniden huzura kavuşturdun bir söyle bakayım. Ben ki Altınoluk’un dağlarla çevrili mis gibi zeytin ağacı gölgesinden, denizin tuzundan nasiplenmiş biri olarak günlerdir, içimdeki sıkıntıları depremlere, kasırgalara, doğal afetlere bağlamaktan başka bir çözüm bulamayarak, bir vesile ile beton şehre gelmiş ve şu an mazot kokulu kalabalık sokaklardan geçerken neden gülümsüyorum bilmiyorum.

İstanbul ben görmeyeli sen ne yaptın allanısen?

Ya da istanbul sen beni görmeyeli bana noldu?

Cevap verme, sus, böyle iyi..

Böyle kalabalık ve insanların aralarından geçerken günler peşpeşe, küçük telaşelerimizle, minik hayatlarımızla uğraşırken… böyle iyi..

Apartman kapısının anahtarını çevirirken oh dedim içimden.. Denizden gelmedim, ayaklarım kumlu değil ve yıkamak zorunda değilim. Ekrana domates fırlatmayın rica edeceğim. İsraftır.

Evet tatilde sıkıldım ben, tatilde bunaldım. Tatil yaptım ve hiç tatil olmadı bana bu.

Bugün üzerinize afiyet bir toplantı yapmışız, her konuyu konuştuk, beynimiz patladı, ellerimiz yoruldu maillere cevap vermekten, oh bir dolu karar aldık, canımıza değsin iyi toplantı oldu.. Böyle işte demek artık.

Ben ki tembelimdir. Yani çok yüklenmeyin, kedi gibi diyelim. Siesta fiesta severim, bir yayıldım mı kıpırdamak istemem, meditasyonu yoga hareketlerinden çok sevmemin bir nedeni de oturup kalıyor olmak, yalan yok, seyrine dalmayı severim hayatın, hayat olmayan hayallere dalmayı, hayalleri hayat yapmayı, bir altına üstüne getirmeyi tüm düşüncelerin eylemlerin en bayıldığım şeylerdir. Di. Demek ki bişi oldu bana. Tüm yaz sahilde uygun yeri bulsam uygun hali bulamadım kendimde. Müzik açsam sessizlik istedim, sessiz kalsam sıkıldım. Bir ara huzurluymuş gibi yapmaya çalıştım, gün ışıldarken ağaçların arasında bisiklete binip Meg Ryan gibi açtım kollarımı iki yana  (bkz:melekler şehri) dengemi kaybedip küfüre boğdum toprak yoldan geçen karıncamları..

Üstüme bir yakışmadı sahil, denize her girdiğimde beynim aktı sinüslerimden aşağı, üstüne bir de enfeksiyon olup seneler sonra antibiyotik içtim. Apandistim patlıyor diye gecenin köründe acile zor yetiştim.

Şimdi bir hafta sonra yeniden o taraflara gitme ihtimalim var, inan ki çok çekiniyorum.

Oysa çok şukela bir kitap okuyordum gitmeden önce. Diyor ki Eric Fromm, Yaşamak doğumu her dakika sürdürmektir, doğum bitince ölüm gelecektir. Cümleyi ilk okuduğumda anladığım, aynı yogada meditasyonda hissettiğim, yaşamaya çalıştığım, an’ın içindeki değişimle uyumlanmak, onu görmek farketmek, duyumsamak ve doğmaya devam etmek. Altınoluk’a gidip her zerresini zamanın doğumgünü partisi gibi kutlayacaktım. Orada daha kolay olacaktı, orası kurtuluş olacaktı.

Ah be güzelim, neyden kurtuluyorsun, neyin hedefini koyuyorsun. Şimdi baktığımda aynı cümleye, doğumumu sürdüren bu karanlık çeperi de kutlamam gerek diyorum. Bu bedbaht halimin de açacağı bir kapı, akıp ulaşacağı bir nehir vardır elbet.

Tam bu vakit Nazan Öncel’in en sevdiğim şarkısı çalıyor Spotify’da. Beni geçirmeye kardeşim gelmesin, gidelim buralardan dayanamıyorum.

Herşey ironik ironik yağıyor üstüme, yaz vakti yağan dolular gibi.. Kentten kaçmak istediğimde mırıldanırım bu şarkıyı. Ve şimdi övgülerimi iletirken şehre hop diye çalıyor olması. Beni geçirmeye yalnızlığım gelsinnnnnn…

Kent ne, şehir ne, zihnimizde kavramlaştırdığımız doğa ne, ona buna şuna atfettiğimiz kavramlar, huzur ne? Hepsini incik cincik oturup düşünmeye kalktığında ayrı bir yük yüklüyorsun yine kendine çünkü yok kardeşim tek başına düşün düşün çözemezsinn. Sınırlısın sen, insan sınırlı.. insanın bilmediği çok fazla yönü var evet, ama ezberleri o kadar sınırlı ki, “çok fazla yönümüz var sınırı” bile var. Çok fazla yönümüz olmayınca daha boş olunca daha sınırsız olabileceğimiz de bir gerçek.

Herşeye açık herşeye duyarlı ve herşeye her yöne doğru yaşamaya açılmak belki tam anlamıyla yaşamak demek, gibi bir cümlenin içinde bile boğulup kalabiliyoruz, çünkü yine hedefliyoruz, açıklığa bu sefer. Pusulasız çıkıyor kaptan yola…

Gemi tutmuş gibiyim, gemi tutmuş gibi de yazıyorum. Yazdıkça bişeyler yakalıyorum sanki, bir minik alabalık, sonra bu alabalık’ın tuzlu suda ne işi var diyorum. Zaten minicik, çıkarıp koyuyorum içeceğim suyun bardağına. Bakıyorum bardağın yarısı boş 🙂

İşte bu aralar böyle, haha, şu an çok eğlendiğim bir gerçek. Ve dip not, İstanbulcum içinde barındırdığın canlarımı yeniden görünce gelen bir gevşeme halidir bu, allah seni hep iyilerle karşılaştırsın yeditepe!

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s