Kafam güzel değil, hayat güzel

Şimdi benim, zamanında Amelie Poulain’a bağlamış olmamın bir nedeni vardı. Lise aşkıma geçtiğim yollardan papatya toplar, gizlice kapısının önüne bırakırdım, ya da isminin harflerinin yerini değiştirir, öyküler yazar, paspasın altına saklardım. Ya annem bulsaydı diye azarı yediğim olurdu. Hey gidi Ser Bey, sonsuz sevgiler olsun sana…

İnsanları mutlu etmek için türlü sebepler yaratırdım, bundan keyif alırdım. Çokça yalnız olmaktan, ağaçla denizle taşla böcekle konuşmaktan, kendimi onlara anlatmaktan müthiş zevk duyar ve kalabalıklar arasından gizlice insanları izleyip onların kendilerinden sakladıkları güzelliklerini bir şiir ile, bir yazı ile, defterlerinin arasına sıkıştırmaya bayılırdım.

Bir ara, ne oldu bilinmez, bıraktım bu işleri. Çok fazla kız kahküllü küt saç kestirdi, pek çok sevgili mektupların değerini bilemedi, insanlar sevgiden yana değil güçten, mükemmelliyetten yana kullanmaya başladılar haklarını gibi şeyler olmuş olabilir. Ben o vakit, insanlıktan el ayak çekince, börtü böcekle de konuşmaz oldum sanırım.

Yukarıdaki üç paragraf üstünden de asırlar geçti şimdi. Ne biçim değişiyor herşey bir bilseniz! İnsan en çok hiç değişmez sandığı yanının üstünde uyuklamaktan vazgeçince kaynaşıyor yaşamla. Kendimize saklayıp sıkı sıkı yastık gibi sarıldığımız bazı huylarımızı özgür bırakırsak kendimiz olmaktan çıkacağız sanıyoruz: bir kalıp buzu güneşe koysan, sırf eridi diye azalmaz ki, form değiştirir. Su olur daha ne olsun.. Velhasıl ben nasıl ki yeniden o hayatın pırıl pırıl işleyişini gördüm, en deli en karanlık en kaba günlerde bunun da bir nedeni olduğunu, ezberden değil kalpten hissetmeye başladım, işte o an, gelip yeniden değdi ayak parmaklarımın ucuna denizin dalgası. Okşadı kumlar tabanlarını, deniz minarelerinin kabuk içi efsaneleri, içime doldu yaldızlı mavili bir samanyolu gecesi gibi…

Ne diyor bu kız ya diyorsanız, şu an öyle güzel birbirine karıştı ki gerçek sandığımız, yolda giderken ayakkabınızın ucuna takılan kahverengi taş ile o taşın senin ayakkabına değmezden önce geçirdiği zamanların, bilginin, sevginin gerçeküstü renkli hali. Oh iyice karıştı, karışsınnn. Karışık çünkü zaten. Örüntü örüntü, renk renk, zaman içi zaman, algı ötesi algı, yaşam kalp yaşam. Hepimizin ve herşeyin birliğinin bunca güzel parıldadığını gördüğüm başka bir yaşım daha olmadı.

Jack Kerouac yazdığı cümleleri silip de düzeltmezmiş hiç. Samimiyetini kaybediyormuş yazar. Aksın gitsin istemiş demek içinde ne varsa. Ben de silmiyorum ulan bugün. Küfür bile ettim J

Ama bir durup düşünüyorum ne demeye çalıştığımı. Blogu önceden takip edenler varsa hatırlar, daha önce hıdırellezde sokaklar bizimdi, sokaktaki neşeydik, şimdi o hal hiç kalmadı diye uzunca bir yazı yazmıştım. Şenliksiz veneşesiz kaldık sanıyordum. Bir kaç yazı sonrasında da müzisyenlere övgüler yağdırıp kendimce bir söz vermiştim. Bir müzik duyduğunda sokakta paranı değil dansını zamanını kalbini ver ona diye. Yahu bunları yazıp yazıp Hıdırellez gününde sahneye çıkıp şarkı söylemiş olmam mucize değil de nedir, şudur aslında, yine mükemmelliyeti bırakmışımdır çocukken olduğum gibi, yine güçten yana değil sevgiden yana olanların çeperindeyimdir. Tanrı, Allah, Doğa ya da herneyse adı, belki de safi yaşam, saçlarımdan okşamak istemiştir. Ve ben izin vermişimdir. Mutlu olmaya, eğlenmeye, mutlu etmeye ve eğlendirmeye, yeniden izin vermişimdir.

Küçük Şeylerin Tanrısı’nı okumadım. Ama ismini hep çok severim. Olan biten küçük şeylerin hepsine aşığım işte ben de. Çok sevdiğim bir insanın başka çok sevdiğim biriyle tanışık çıkmasına kalbim kabarır, rüyamda şehrin üstünde uçsam ertesi günüm ışıldar, hiç beklemediğim anda evde yalnız kalır dans etmeye başlarsam festival olur, biri bi gün yazılarını okumuştum diye yanıma gelir bir hafta uyuyamam heyecandan, yanından geçerken bir kedi aniden sürünür bacaklarımdan ruhum genişler, uyumak üzereyken camda dolunay belirir tüm bir uzay gözlerimden içeri girer, ve daha neler neler…

Burada beni kendimi yanlış anlatmaktan men ederim efendim. Tüm bu yazdıklarım pozitiflik çığırtkanlığı değildir. Ben hakkaten bu minnak şeylerden acayip mutlu oluyorum. Oscar kazanmış gibi oluyorum, piyango vurmuş gibi ya da ne biliyim sizin için en önemli olacak şey olmuş gibi oluyorum. Çocuktan beri böyleydim, her türlü oyuncağımı etrafımdakilerle paylaşıp yüzlerindeki mutluluğu izlemek isterdim. Salıncakta sallanırken dünyanın efendisiydim. Bunları yeniden hatırlayıp yeniden yaşatınca kendime, o efsane bakış açısı yeniden döndü bünyeye. Etraftan biraz delice görünebilir, çocukça gelebilir, saflık olarak algılanabilir, eh sorarım o zaman, delilik çocukluk ve saflık size ne hissettirir? Bana büyük bir oh çektiriyor. Büyümüş akıllı ve saf olmayan halimin elinden tutup iskeleden atlıyoruz karpuzlama…

Oh be ya….

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s