Bilinmez Numara

*aşağıdaki hikaye blogun tek kurgu öyküsüdür!
1-
Gözlerini açtı. Gökyüzü her zamanki maviliğindeydi. Alelade bir bulut oradan geçmek üzere olmasa dünya dönmüyor sanırdınız. Bakışlarını bulutun hareketine odakladı. Milim milim ilerleyişi kendi durduğu noktadan çok daha büyük bir şeyin içinde bulunduğunu anımsattı yeniden. Saçlarının altındaki nemli çimenlerden tatlı bir bahar kokusu doluyordu burnuna. O sırada güneşin altında kalmaktan hafif kızarmaya başlamış koluna tırmanmaya çalışan büyük popolu karıncayı farketti. Sağa sola sallasada ısrarla kolundan yukarı tırmanmaya devam ediyordu. Sanki nereye gidecekki diye düşünerek üzerinden atmaya uğraşmaktan vazgeçti. Ellerini karnının üstüne yerleştirdi ve unuttu orada onları. Denizin üzerinde sırt üstü uzanmış kadar hafifledi bir an. Toprak tüm ağırlığını taşıyordu ve o toprağa güveniyordu.

Derken yüksek sesli bir telefon melodisi tüm hafifliğini patlattı balon gibi. Sesini kısmış olsa asla yerinden kıpırdamazdı ama bir kere çaldıktan sonra merakına engel olamıyordu. Çimenlerin üzerine fırlattığı sırt çantasının kemerini parmaklarının ucuyla çekmeye çalıştı kendine doğru. Yetişemeyince doğrulmak zorunda kalarak dudaklarının arasından söylenmeye başladı. Huzur dediğin iki üç dakika bu devirde!

Çantanın içindeki her şey tek tek eline geldi, tabii ki, her zamanki gibi, aradığı şey hariç her şeyi bulmuştu. Sonunda dayanamayıp çantayı tepetaklak çevirdi ve içindekileri saçmaya başladı toprağa. Evinden çimenlere yürüdüğü yol boyunca tek bir çöp tenekesi göremediğinden çantasına doldurduğu her türlü ıvır zıvır ortaya çıktı. Sigara paketini açtıktan sonra elinde kalan o manasız ince şeffaf dikdörtgen, içi boş bir pet şişe, bankadan çektiği paranın makbuzu, bir kaç gün önce defterinden kopardığı sayfalara sıraladığı alınacaklar listesi –ki daha hiç birini almamıştı- hâlâ içinde bulunan susamlarının çılgınlar gibi etrafa saçıldığı alengirli susamlı çubuk paketi… Bu büyük çöp şöleninin ardından, sahneye kendini atan haki yeşili yumuşak bir deriyle kaplı defter ve kalemler… Beethoven işte tam o sırada parmaklarını çekti piyanosundan; defterinin arasına kaçmış telefonunu bulduğu için. Tabii ki, her zamanki gibi, arayan kişi kapatmıştı.

Son arama bilinmeyen numaralardandı. Tekrar arar diye düşünerek telefonundaki bilimum uygulamaya daldı. Otomatikleşmiş biçimde facebooktan instagrama oradan twittera geçti. Bir kaç insanın paylaştığı alakasız hikâyelere kapıldı birkaç salise içerisinde. Patileriyle biberondan süt içen yavru bir kedi videosu, gündemin önemli yazarlarından “Nereye doğru gidiyoruz?” adlı makale, ortaokuldan beri yüzyüze gelmediği sınıf arkadaşının dünya üzerinde gittiği 23. ülkenin fotoğrafları, evde kullanmadığı milyon tane çantaya rağmen karşısına çıkan “ünlü albüm kapakları” baskılı çantalar satan alışveriş sitesi ve oradan nasıl bir geçişse “belediye otobüslerinde engelli vatandaşlara kapılar açılsın” sloganlı imza kampanyası… En son burcunun nisan ayı yorumları içerisinde kendini kaybetmişken, telefon yeniden konçertoya başladı.

Arayan numara gizliydi. Karşısında kimle karşılaşacağını bilmediği telefonları açmaktan hiç hoşlanmazdı. İçini sıkıntı kapladı. Etrafta çok fazla kişi olmamasına rağmen, insanların bu kadar uzun uzun çalan telefondan rahatsız olacağını ve onu içten içe ayıplayacaklarını düşünerek telefonu açtı. Oysa kimse dönüp bakmamıştı bile.

“Alo”

Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra sanki çok uzaklardan gelen boğuk bir ses duydu,

“Merhaba Doğa”

“Merhaba?” hem tanıdık hem de yabancı bu sesi çıkarmaya çalıştı zihninde ama bulamadı, ya tanıdık biriyse diye çekinerek sordu “Kimle görüşüyorum?”

Hat cızırtılıydı. Sesinin karşıya ulaşıp ulaşmadığını merak ederek tekrarladı sorusunu.

“Yanında kâğıt kalemin var mı Doğa?” dedi bu sefer ses buyurgan bir edayla.

Doğru duyduğundan emin olmak istercesine “Efendim” diyebildi sadece ama karşısından bir yanıt gelmedi. Gözleri istemsizce hâlâ çimenlerin üzerinde duran defterine kaydı.

Cızırtılar yoğunlaşmaya başladı, tam telefonu kapatmaya niyetlenirken hattın öbür ucundaki sesi duydutekrar belli belirsiz: “…yarın saat 18:00… havuzun orada… ”

Ve hat kesildi.

 

2-

Duş alırken fayansların üzerinde biriken su damlalarının bir süre sonra buz gibi olmasından hiç hoşlanmıyordu. Beline kadar uzanan dalgalı saçlarını yıkamakla cebelleşirken, her seferinde illa sırtı ya da kolunun bir kısmı değiyordu bu yakıcı soğuğa. Hem de her sabah…

Sanki, bir tren rayların üstünden geçer gibi, gümbürtüyle açıldı duşun kapısı. Yine başka bir soğuk dalgası sardı bedenini, bu tepkime de hiç hoş değildi. Bornozunu giymeden öne doğru eğilip saçlarına bir havlu doladı. Bir havlu da banyonun taşlarına bıraktı ayakları için. Üçüncü bir soğuk dalgasıyla karşılaşacağını bildiğinden dışarı çıkmaya hazır değildi. Lavabonun üstündeki aynanın buharını elinin tersiyle silmeye çalıştı. Ama evi temizlemeyeli uzun zaman olmuştu ve tozlar ıslaklığın etkisiyle siyah ipliklere dönüşmüştü. Tiksinerek elini yıkadı, klozetin yanından bir parça tuvalet kağıdı koparıp onunla devam etti. Aynadaki kendi görüntüsü netleşince bir çırpıda geçiveren 34 yılının ayak izleri de alnındaki üç derin çizgi olarak netleşmişti. Bundan on sene evvel kısacık saçlarının perçemleri kapatıyordu pürüzsüz alnını oysa. Bir şey parıldıyorsa üstünü kapatmak ne saçma diye düşündü. Defteri olsa yanında not alırdı bu cümleyi. Geçmişini şimdisini kıyaslamaktan işte o an sıyrılıverdi. Defterine yazdığı son cümle sanki buharla gözünün önündeki aynaya yazılmış kadar netti;

“5 Nisan -saat 18:00 – havuz”

İsmiyle seslenmese yanlış numara deyip çoktan unuturdu bu mevzuyu. Tesadüf olamayacak kadar buyurgan bir tanıdıklık vardı adamın sesinde. Yeniden zihninde tüm olasılıkları canlandırdı, eski aşklar, eski patronlar, eski arkadaşlar… Oldum olası manasız şakalardan nefret etmişti. Hatırladıkça yüzünün kızarıp midesinin ekşidiği ilk manasız şakaya maruz kaldığında ilkokuldaydı. Servisten inip okulun bahçesine adım atmıştı ki bir grup oğlan etrafına doluşmuştu. Tekinin elinde mor renkli akordion tokalardan vardı. Doğa’ya uzatıp al bak bunu sana Fırat gönderdi demişti esmer tenli olan. O zamanlar adını duyması bile yetiyordu kalbinin davul gibi vurmasına. Hayretle ve sevinçle eline aldığı tokayı çantasına koyacaktı ki çocuklar kahkalara boğuldu. “Biz onu yerde bulduk çiingeneee, yakışır sanaaaa”

Hışımla başındaki havluyu çıkardı. İşe geç kalıyordu. Saç kurutma makinesini fişe taktı ama buna zaman yok diye düşünerek geri çekti. Eliyle birbirine karışmış ve kırıklar dolu bakımsız saçlarını bir şekle sokmaya çalıştı. En son burnundan soluyarak memnuniyetsiz bir bakış fırlattı aynadakine ve banyodan çıktı.

 

3-

Hava hâlâ aydınlanmamıştı. İnsanların aksine o bundan memnundu. Kalabalıkların arasından geçerken bir gölge gibi kalabilmek, detaysız ve inceliksiz… Sadece varolmak… Bişi olmaya çalışmamak, zorlamamak… Karanlık hakkındaki düşüncesi buydu. Ama elbet gündemi takip etmiyor değildi. Arkadaşlarının güçlü argümanları karşısında felsefi bir neden dile getirmektense onlarla birlikte bir türlü aydınlanmayan sabahlara küfür ediyordu. Ne olursa olsun birbirlerinin detaylarına tahammül edemedikleri zamanlardı. Birlik içinde gölge olmak da güzeldi işte…

Otobüsten inip ofisin bulunduğu binaya her zamanki yoldan yürürken güneş yüzünü göstermeye başlamıştı. Her üç apartmandan biri yıkılmış, iş makinalarının kapladığı alan ve kaldırımlara taşan inşaat döküntüleri sayesinde, ikide bir araç yoluna çıkıyor, önüne bakarak değil arkasına bakarak yürümek zorunda kalıyordu. İntihar etmek isteyenler için alternatif bir yol olarak kulaklıkla müzik dinlemek önerilebilirdi şehrin bugünkü hali sayesinde.

Nihayet, sabahın köründe florasan ışıkların manyetik ışınlar saçtığı, daha yeni demlenmiş çayın çiğ kokular yaydığı ve sağa sola koşturup çocuk neşesiyle espriler yapan, ama gülünmediğinde bunu aklında bir yere, daha sonra şiddetle kullanmak üzere not eden editör hariç, kimsenin hayatından memnun olmadığı iş yerine varmıştı. Editör gerçekten hayatından memnun muydu? Bu bir muammaydı Doğa için. Çünkü öyle yüzeysel bir ilişkisi vardı ki kendisiyle, derginin basıma gönderildiği haftalarda pizza yiyerek, dedikodu yaparak, sabahlayarak yan yana çalışmak dışında herhangi bir yakınlıkları olmamıştı beş senedir. Göz göze geldiklerinde, dudaklarını büzüp kirpiklerini kırpıştırarak mızmızlanan bir çocuk gibi “yine geç kaldın annee” diyip kahkahalarla güldü. Neyin taklidini yapmıştı kimbilir. Doğa da gülümsemekten çok çenesi kitlenmiş gibi bir ifadeyle sırıtıp adım adım masasına yürüdü.

Maillerini kontrol etti, acil cevaplanması gerekenleri hallettikten sonra, sabah haberlerini gözden geçirdi, yeterince iç karartıcı mevzu okuduktan ve hayattan bezdikten sonra yeniden nefes almak için günlük burç yorumunu okudu; her zaman işe yarardı.

“Terazi burçları bugün oldukça şanslı bir günlerindeler. Uzun süredir planladıkları bir geziye çıkmak için fırsat yakalayabilir ya da bekledikleri terfi haberini alabilirler. Evli teraziler için ise aileye katılacak yeni bir bebek müjdesi duymaları an meselesi. Arkanızdan konuşulanları dikkate almayın, dişçinizle randevunuzu da aksatmamanızı öneririz.”

Son cümleyi okuduktan sonra neredeyse kahkaha atacaktı ki kendini tuttu. Astrologların kendinden emin bu herkesin ne yaptığını biliyormuş tarzı cümlelerine bayılıyordu. “Tatile gitmeme dört ay var, terfi etmeme nereden baksan on yıl var,” diye düşündü. Evlenmeye hiç lüzum yok, bebek otomatikman konu dahili değil.

Omzuna dokunan eli farkettiğinde yerinden sıçradı. Bu yeni gelen stajyer çocuktu. Hemen ekranda açık duran sayfaları kapattı hızla ve çocuğa ne yaptığını sanıyorsun der gibi kollarını iki yana açıp avuçlarını göğe çevirerek döndü. Çocuk da kendisi gibi sözle iletişim kurmaya hevesli değildi, başıyla toplantı odasına doğru gidenleri işaret etti ve ben haber verdim gerisini sen bilirsin anlamına gelen kaş-omuz yukarı hareketiyle yanından uzaklaştı.

 

4-

Eve dönmek üzere otobüse bindiğinde telefonunun ekranındaki saat 17:45’i gösteriyordu. Tıklım tıklım dolu otobüste ilerleyebilmek için telefonunu cebine soktu. Nihayet yer bulup, tek eliyle sıkı sıkı tutunduğu plastik kayışa, otobüsün ani freniyle birlikte, başka bir el daha tutundu. Göz ucuyla elin sahibine baktı, adam oralı görünmüyordu. Mesai saati sonrası bir halk otobüsündeyseniz toplumsal kuralları bi yana bırakıp sürüler halinde gezen fok balıkları gibi davranabilirsiniz. Adama söylenemeyecek kadar yorgun olan Doğa, sertçe elini çekip koltuğun demirine tutundu. Adam homurdadı, ‘voink voink’.

İş yerinden evine varması en az yarım saatti. Unutmaya çalışsa da bütün gün aklında olan gizemli telefon konuşmasının anlam kazanması mümkün görünmüyordu, saat altıda havuzun orada olması imkânsızdı. Demek ki arayan kişi beni o kadar da iyi tanımıyor diye düşündü. Çalışıyor olduğumu bilmiyor. Otobüsün bir an için karanlık bir tünelden geçişiyle camlardan yansıyan insan kalabalığıyla karşılaştı. Sırtından aşağı bir tedirginlik dalgası yayıldı, ya da diye düşündü, çok iyi tanıyor ve şu an burada!

Gayri ihtiyari elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Saat altıyı beş geçiyordu ve olağanüstü herhangi bir durum görünmüyordu. Bir anlık korkuyla hızlanan nabzını düzenlemek için facebookunu açıp tanıdık bildik isimlerin paylaşımlarıyla rahatlamaya başladı.

 

5-

Evine daha yakın olan son duraktan bir durak öncesinde indi. Her ne kadar saat çok geçmiş olsa da, çarşının içinden geçerek havuz meydanına şöyle bir bakmaya karar vermişti. Zaten günün en kalabalık saatiydi ve aslen nerede ne şekilde ölüneceği belli olmayan zamanlardı. Her bombalı eylem sonrası iki gün içinde ruh halini stabilize etmeye programlanmış gibiydi artık. Yan etki olarak olur olmaz yere sıklıkla nabzı yükseliyordu o kadar.

Meydana vardığında, son üç beş simit bir kaç kuru açması kalan seyyar simit arabasının arkasına doğru geçip insanları incelemeye koyuldu. Hiçbiri tanıdık görünmüyordu. Herkes çoğunlukla hareket halindeydi. Durup bekleyen biri olsa da iki dakika içinde beklediği kişiyle buluşup kendi hayatına doğru yol alıyordu. Meydandaki banklardan sadece birinde yaşlı bir amca oturuyordu. Biraz daha dikkatle bakınca aynı adamı bir kaç kez daha bu bankta otururken gördüğünü anımsadı. Aklından üç kelime geçti, gazete – güvercin- gramafon, bu yaşlı amcanın 3G’si ancak böyle birşey olabilirdi.

“Abla sen kimi bekliyon?”

Pür dikkat havuz meydanına odaklanmış Doğa arkasından gelen sesle gözle görülür biçimde sıçradı yerinden. Dönüp baktığında 12-13 yaşlarında, üstü başı kir pas, esmer tenli yırtık gömlekli bir sokak çocuğu kendisine sırıtıyordu. Hiç cevap vermeden ters ters baktı ve çocuğun bağırarak “Bi sigara versene abla ya ölür müsün?” laflarını da duymazdan gelerek meydana doğru yürümeye başladı. Çocuktan çok kendisine kızmıştı aslında. Gerçekten orada ne yaptığını bilmiyordu. Belki bir on yaş daha genç olsa, belki eskisi kadar kanlı canlı hissetse, peşini bırakmayacağı efsanevi bir kurgunun içine bırakırdı kendini. Bir kaç arkadaşına bu olayı anlatırdı belki o zaman, hep beraber kafa yorarlardı ne olabileceğine dair, gizli aşklar, kıskançlıklar, korku hikâyeleri, paranoyalar… Bir kaç gün hayatları sadece bu olay olurdu. Sonucunda hiçbir şey çıkmasa da bira patates eşliğinde konuşacakları tatlı bir anı kalırdı. Kimse kalmadı diye geçirdi içinden hüzünlenerek. Kimse genç kalmadı…

Meydanın içinden geçerek doğruca eve doğru sinirli adımlarla yürürken, az ötesindeki yaşlı amcanın bankın sırtlığından destek alarak ayaklandığını gördü. Gidip yardım etsem gibi bir dürtü geçse de içinden, boşverdi. Her zaman muhtaçlara yardım etme isteğini boşverdirten bir başka kişi yaşıyordu sanki içinde. Adam zar zor kalkıp badi badi yürümeye başladığında ise başka bir detay dikkatini çekti. Büyük ihtimal bu sabah ne yediğini unutan amca bu sefer de oturduğu bankta kitabını unutmuştu. İçindeki sabotajçıyı susturarak kitabı alıp adamın yanına koştu.

“Pardon, pardon bakar mısınız kitabınızı unuttunuz.”

Adam duraksayıp buruşuk tenini unutturacak denli parlak çivit mavisi gözlerini kızı bir yerden çıkarmaya çalışıyormuşçasına kısarak dikti. Sonra yumuşacık bir ses tonuyla “Benim değil kızım” dedi ve yolunda yürümeye devam etti.

Doğa şaşkınlıkla etrafına bakındı. Arabalar tam önlerinde arıza yapıp yolu tıkayan tramvaya bir işe yarayacakmış gibi bas bas korna çalıyor, martılar güneşin batmak üzere olduğunu haber vermek için çığlık atıyor, insanlar birbirlerinin yollarından teyet geçiyor, hayat devam ediyordu.

Doğa da nihayetinde kitabı çantasına atıp evin yolunu tuttu.

 

6-

Güneşin ışıl ışıl iç ısıtan halinin New York gökdelenlerinden yansıyan görüntüsü ile sokak sokak yemyeşil parkların ve mutlu kalabalıkların arasında gezinen kameraya, arka fonda Fly me to the moonvari bir ezginin eşlik ettiği filmlerin, ilk açılış sahnesi kadar sevimli bir gündü. Ve Doğa derginin son baskısına yetişmesi planlanan kapak çekimi münasebetiyle, ismini daha önce hiç duymadığı, belki izlediği filmin reklam arasında hayal meyal gördüğü, son dönemin aşırı ünlüsü sayesinde işten erken çıkmıştı. Ve ne güzel ki aşırı ünlünün aşırı acil bi işi çıkmış ve çekim iptal olmuştu. O la la.

Böyle zamanlarda koşarak eve gitmek, kendini içinde eritebileceği kısa ama çok bölümlü bir dizi bulmak, uyuyakalana kadar peş peşe başkalarının hayatını izlemek, en büyük olmasa da en mantıklı eğlencesiydi. Ölmeyeceksin ama olmayacaksın da, harika!

Velhasıl bugün kendini eve kapatamayacağı kadar çekici bir gündü. İyi değerlendirmek istiyordu. Vapur yolculuğu günün ekstra güzelliği olarak ona zaman tanıdı. Telefon rehberinden tek tek kendisiyle uzun zamandır görüşmek isteyen, sitemli söz sahiplerini aramaya başladı. İşleri güçleri yoğun olan iki tanesi telefonunu açmadı, Doğa, arkadaşlarının akıllı telefonlarında gözüken kendi profil resmine bakıp, of şimdi uğraşamam dediklerini ve telefonu sessize aldıklarını hayal etti. Haksız olmadıkları kadar kibar da değillerdi.O sırada vapurun penceresinden görünen manzara Haydarpaşa’nın içi boş görkemiydi. Biri çocuğuyla cebelleşen, biri işsizlikten depresyonun dibine vurmuş iki arkadaşını daha denedi. Onlar günün güzelliğinden bihaberdi ve evet görüşelim demedikleri için Doğa az da olsa rahatlamıştı.

Vapurun iskeleye yanaşmasına az kala yeni aldığı sigara paketini açıp jelatinini çantasına attı. Merdivenlerde birikmeye başlamış insanların arasından sıyrılabildiği kadar sıyrılıp ön sıralara yerleşti. Sigarasını dudaklarına koyup, start düdüğünün çalmasını bekleyen bir koşucu edasıyla hedefe kitlendi. Olası bir kazaya mahal vermeden vapurun iskeleye yanaşan gövdesinden hareketsiz zemine özenle atladı.Ve ateşle tütün buluştu. Minik bir rahatlama hissinin ardından, bu panik ve sabırsız halini, kalaşnikoflu güvenlik görevlilerine bağladı. Oysa ki güvenlik görevlisinin güvenlik gereken yerlerde bulunması gerektiğinin getirdiği güvensizlik duygusunun, onun hayattaki son görevi buymuş gibi sabırsızca sigara yakmak istemesiyle pek bir alakası yoktu.

Evine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Hâlâ ara sıra telefonuna bakıyor ve şu an görüşmek isteyeceği türden kafa açıcı bir arkadaşının aramasını diliyordu. Sahil tarafından evine doğru dönen sokağa girdiğinde yeni açılmış özel çekirdek üretimi kahve dükkânını gördü. Sigara içilen dış bölümünde tek bir masaya vuran akşamüstü güneşinin etkisine kapıldı bir an. Kendiyle küçük bir kaçamak yaşamanın tam zamanı.

İsmini bilmediği zilyon tane içeceğin menüsüne dalmışken tepesinde dikilen garsona çay var mı diye sorabildi bir cesaret. Garson kız da bir zahmet hayır dedi. O zaman türk kahvesi alayım az şekerli diye toparladı hızlıca mevzuyu kızın suratına bile bakmadan.

Büyük ihtimal aşırı telveli ve köpüksüz gelecek kahveyi beklemeden bir sigara içmek için elini çantasına attı. Elini geri çektiğinde paketle birlikte dün bankta bulduğu kitap da ortaya çıktı. Dün eve gittiğinde çok yorgun ve keyifsiz olduğundan bir iki cümle okuyup kapatmıştı. Sabah evden çıkarken bulduğu yere geri bırakmak üzere kararlı şekilde çantaya atmış ama günün sonunda sonuç olarak meydanın yakınından bile geçememişti. Büyük ihtimalle yanlış bir telefon konuşmasının onu sürüklediği gereksiz heyecan seline güldü içinden.

Biraz daha okuyayım madem diyerek açtı kaldığı yeri.

 

“çığlık çığlığa uçuşuyor

kirpiklerin

bugün yarın bitecek rüyası sanıyor

tek günü yaşayan bir kelebek gibi”

 

Kahvesi gelene kadar hipnoz olmuş gibi aynı satıra takılı kaldı. Garson kız inatla üzerine dökmeye meyletmese çıkamayabilirdi etkisinden cümlelerin. Kız son anda elleri titreyerek masaya bırakabildi fincanı. Yüreği kabardı Doğa’nın tabağa yayılan kahverengi suyu görünce. Yine de çok kendine has bir dürtüyle; sanki kendi hatasını örtemeye çalışan biri gibi “peçete varsa alayım” dedi, kızın tedirginliğini üzerine almak için. Ve evet kız zaten rahattı. İşaret parmağıyla masadaki plastik peçeteliği gösterip dönüp gitti.

Kitabı kapayıp çantasına koydu Doğa. Güneş artık günden son kalanları yakıyordu kızıllığıyla. O da bir sigara daha yakarak eşlik etti.

 

7-

Hesabı ödeyip kalktığında artık o güzel günün etkisi geçmiş, karanlığın yavaştan bastırmasıyla, ertesi günün iş stresi tepesine binmişti. İşte şimdi eve gidip yayılıp bir film koyar izlerim diye geçirdi içinden; hatta eve varmadan telefonumdan bir pizza bile sipariş edebilirim. Bu sefer çantasına değil ceketinin cebine koyduğu telefonunun yerini hatırlayana kadar, Beethoven devreye girdi. Öf be diyerek aldı cebinden aleti.

Arayan Bilinmeyen numaraydı!

Tek bir sokak lambasının cılız turuncu ışığının yayıldığı karanlık sokağın ortasında kalakaldı. Açmakla açmamak arasında gidip gelen düşünceleri arasından aç midesine kramplar giriyordu. Sonunda parmağı kırmızı ahize işaretinden yeşil olana doğru kaydı ve telefonu kulağına götürdü.

“Alo, alo Doğa!”

Bu bir kadın sesiydi. Evet evet bu bir kadın sesi!

“Efendim,” dedi yine de ürkekliğini koruyarak.

“Doğa’cığım beni aramışsın, yahu nerelerdesin sen kaç zamandır sesin soluğun çıkmıyor. Unuttun bizi iyice hayret bir şey,” karşı taraftan gelen kahkaha sesi sayesinde Doğa’nın nabzı normale dönmeye başladı.

“Sıla?”

“Bak gördün mü tanımıyorsun kızım bizi artık.”

Bir an ne diyeceğini bilemedi ama artık iyice kendine gelmişti.

“Sıla’cığım yok ya, çok yoğun biliyorsun işler, özledim çok, görüşürüz belki diye bugün aradım. Erken çıkmıştım şansa,”

“E gelsene bize o zaman hadi bak Tuğrul’la film izleyecektik, dedik nerelerde bu kız yaşıyor mu onu da çağıralım.”

Artık kaç zamandır görüşmediği arkadaşını reddedemeyeceğini biliyordu Doğa, ama yine de şansını denemek istedi: “Ya canım ben de eve varmak üzereyim yarın gene iş var erken kalkacağım biliyorsun.”

“Aman be kızım, hep aynı terane, gel işte, değişiklik olur bir gün de geç yatıver nolucak hadi hadi bekliyoruz byeee.”

Dıt dıt dıt dıttt.

Şansı yoktu, mecbur gerisin geri dönüp iki sokak aşağısındaki çocukluk arkadaşının aşk ve romantizm dolu evine gidecekti. Her zamanki gibi kendini bir çift olamamışlıktan ötürü iğreti hissedecek, onların masalsı hikâyelerini dinleyecek, omuzlarını düşürüp depresyon halinde evine dönecekti. Gerçi bu sefer onun da anlatacak bir hikâyesi vardı. Hızlı konuşma arasında geçen gün arayan bilinmez numaranın onlar olup olmadığını soramamıştı bile. Tuğrul’un borazan sesini hayal edip güldü. En cızırtılı konuşmada bile onu tanırdı. Bir an için aslında her ikisini de ne kadar özlediğini farketti ve adımları bir tık hızlandı.

Âşıkların oturduğu gri beton binaya az kala, sokağın karşısında ışıl ışıl yanan bir tabela gördü. Üzerinde kanatları yarım açık mavi bir kelebek parlıyordu. Arada elektrik devrelerinden biri yanmış olacak ki görüntü gidip geliyordu. Sonradan anımsadı Doğa, burası ara sıra uğrayıp limonata içtiği pastaneydi. Karanlıkta tanımakta zorlanmıştı. Guruldayan midesi hadi eşeklik yapma da bir şeyler al eli boş gitme diyordu.

Dipdibe parketmiş bir araba ve bir minibüs arasından sokağa adım attı. Sağ yanından parlayan ışığı ve kalbinden mi kulağından mı gerçeklikten mi bilinmezlikten mi duyduğunu bilemediği korna sesini algılayana kadar artık çok geçti. Bedeni saliselik zamanda havada süzülüp arabanın kaportasına çarpana dek tabeladaki kelebeğin kanatlarını açtığını gördüğüne yemin edebilirdi.

Sırt üstü yere düştüğünde tüm hisler çoktan terketmişti onu. Ne bir acı ne bir yorgunluk ne bir heyecan ne bir çığlık… Uzun siyah kirpiklerini son kez kırptı siyah geceye.

Ve gitti.

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s